Bir edebi eser, yaşamı bire bir yansıtabilir mi?

Bir edebî eser, yaşamı bire bir yansıtabilir mi? Tartışınız.

Hayat gerçek olaylar üzerine kuruludur. Gerçek yaşanan olaylar tabi ki bir hikayeden daha etkileyicidir. ‘Bir musibet bin nasihatten iyidir’ denmesinin nedeni de budur. Şöyle ki her gün derse giriyoruz ve öğretmenlerimiz bizlere dersin boşluklarında nasihatler ediyor bizlere bilgi öğretmenin yanında hayati konularda da eğitiyorlar. Eğitim öğretim derken boşa değil yani. Ancak anlatılan olaylar veya okunan edebi eserler de yaşamı yansıtır. Tabi bire bir olmamakla birlikte. Şöyle ki okuduğumuz edebi eserden çıkardığımız dersle yaşamdan aldığımız ders nitelik bakımından aynı olabilir ama nicelik bakımındansa arada farklar oluşacaktır. Hem aynı etkiyi göstermeyebilir hem de insanlar okudukları her edebi eserin yaşantıda uygulanması konusunda başarılı olmayabilir. Örnekle açıklayacak olursak; edebi bir eserde insanların gereğinden fazla değer verdiklerinde üzüleceklerinden bahsetmiş olsun. Büyük bir değer karşılığında gördüğünüz davranış biçimi beklentinizin altında kaldığı için sizin üzülmeniz kaçınılmazdır desin. Şimdi birde yaşanılan hayatla mukayese edelim. Çok sevip değer verdiğiniz bir insan sizi düşündüğünüz gibi sevmemiş olsun ve arkasına bakmadan çekip gitsin. Size göre hangisi daha etkili olur ? Bana göre tabi ki yaşanılan olay daha çok etkileyici olur.

 

Yaşamın içinden örnekler verir bizde bu örnekleri dikkate alırız okuduğumuz edebi eserlerde. Bazıların da o kadar güzel anlatılır ki konu kendimizi olay örgüsünün içinde buluruz. Bir film izlemekten daha etkileyici olur. Ancak gerçekte ki yaşanan olaylar zihnimizde öyle bir yer eder ki olumlu veya olumsuz bir çok etkisi yansır bizde. Psikolojik olarak da etkisinden kurtulamayız olayın. Öyle etkileniriz. Bu nedenle bir edebi eser evet yaşamı yansıtabilir ancak bire bir yansıtması mümkün değildir.

Çocukların olumsuz davranışlarının anneleri ve babaları üzerinde ne gibi etkileri olabileceğini tartışınız.

Çocukların olumsuz davranışlarının anneleri ve babaları üzerinde ne gibi etkileri olabileceğini tartışınız

Anne baba olmadan çocuk sahibi olmanın verdiği hazzı yaşamak, o hissi anlatmak imkansız. Öyle farklı bir duygu ki bu tüm dünyanın sana karşı oluşturduğu bir cephe olsa sende tek başına onun için savaşıyor olsan bir mutsuzluk hissetmezsin. Gün içinde yaşanan sıkıntılar, zorluklar akşam babanın iş dönüşünde yavrusunda gördüğü ufak bir gülümseme ile bir anda yok olabiliyor. Bir anne açlıktan halsiz de kalmış olsa saatlerce bir şey yemeden bekliyor da olsa çocuğunun karnını doyurmadan mutlu olmayacaktır. Bu nedenle anne ve babanın hakkının çocuklar tarafından ödenmeyeceği bir gerçektir. Ancak hayırlı bir evlat sahibi olmanın verdiği haz bir anne babayı mutlu edebilir.

 

Ailenin mutlu olmasını ister çocuklar elbette ama yapılan işler hatalı olunca üzerler anne babayı. Bilerek yahut bilmeyerek yapılan hatalar her ebeveynin yüreğine atılan bir ok gibidir. Derinden yaralar onları. Çünkü tüm hayatları boyunca kendi yaşama sebepleri olarak gördükleri çocukları, bu hatalarla aslında onlara da karşı bir kusur işlemiş olurlar. İstedikleri başarıyı onlara sunmaları gereken çocuklar yapılan yanlışlarla başarısızlık sununca sevinemeyecekleri bir gerçektir. Yine de severler evlatlarını hatasını örtmeye gayret ederler. Bir daha sakın ha yapma derler. Tün bunlar olumsuz örnekler tabi ki. Birde ebeveynlerine karşı saygılı davranan, çevresine karşı sorumluluk sahibi daima anne ve babasının sevgisine karşılık verenler var. Bakın onlar bu dünyayı güzelleştiren çiçekler, nefes almamızı sağlayan yeşilliklerdir. Sadece anne babasını mutlu etmez onlar. Tüm insanlığa fayda getirirler. Yaptıkları işler doğru olur. Yanlış ta yapsalar özür dilemesini bilirler. Kısacası çocukların davranışları anne ve babaları üzerinde olumlu veya olumsuz davranışına göre etki eder. Hiç bir aile çocuklarının davranışından bağımsız olamaz.

İnsanların olayları abartarak anlatmalarının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

İnsanların olayları abartarak anlatmalarının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

Yalan demeye çekinmeyin. Herkes sert bir üslubumun olduğunu belirtir. Ne yapayım elimde değil. Abartarak anlatma değildir o yalandır yalan. Olmayan bir şeyi var gibi anlatıyorsa ve böyle alışmış zevk alıyorsa yalancının daniskasıdır o. Sanki sen hiç söylemedin mi demeyin elbette ki söylemişimdir ancak bu iki elin parmaklarını geçmez. Ufak çapta meselelerdir onlarda. Ki bir aile saadeti söz konu olursa söylerim. Kimsenin benim söylediğim doğru ile ayrılmasını istemem. Hem her doğru her yerde gerçekten söylenmez. Bak onu yapanlarda boş boğazdır. Hemen her yerde zevzeklik yaparlar. Söyledikleri doğru olsa da yaptığı yanlıştır. Doğru olalım evet ama yerinde.

 

Gelelim olayları anlatırken abartanlara. Yani yalan söyleyenlere. Bir kere böyle insanlar toplum içinde çok fazla değer görmezler. Dikkate alınmazlar. Yaptıkları ve yapacakları işlerde kendilerine olan güveni boşa çıkaracakları düşüncesi ile güven vermezler. Çalışamazlar. Ailevi sıkıntılar daima olur. Toplumda dışlanırlar. Arkadaşları olmaz. Olsa da onun gibi denk gelirse olur. Düzenli bir hayata sahip olmazlar. Her işleri karışık her durumları sıkıntılıdır. Yani abartarak anlatıyor olmak bir insana değer katmaz. Her insan kendi çevresince tanınır bilinir. Bunu hava atma ya da kendini farklı gösterme çabasında olan insanlar neden anlamaz bilemiyorum. İnsan kendini bilmeli çevresinde de kendinin tanındığı düşüncesiyle davranmalı. İlla bir değer sahibi olmak istiyorsa dürüst davranmalı olayları anlatırken daima doğru olanı söylemelidir. Günümüzde genel olarak karşılaştığımız bu tarz insanların amacı hava atmak dışında kendini üstün göstermek ve var olan eksikliğini kapatmaya uğraşmaktır. Ancak enerjilerini daha doğru konuşmaya harcasalar her şey yolunda seyredecektir zaten.

Zor durumlarda kalmanın insan davranışlarını nasıl etkiler?

Zor durumlarda kalmanın insan davranışlarını nasıl etkileyebileceğini tartışınız.

Zoru sevmek diye bir tabir kullandınız mı hiç hayatınız da ? İlla ki kullanmışızdır. Çevremiz de ki inşalar arasında tarif yaparken kullanmadıysak kendimiz için kullanmışızdır. Kullanmasak da duymuşuzdur. İnsan neden zoru sever diye düşünmedik aslında bu tabiri kullanırken. O kadar çok şeyi düşünmeden konuşuyoruz ki… İnsan kendine iyi geldiğini düşündüğünden mi sever zoru yoksa onu güçlü tuttuğu için mi bilinmez. Herkes kendi içinde kendine göre cevap versin buna. Herkesin fikri farklıdır elbet ama bana göre bir kişi zoru tek bir nedenden dolayı sevmez. Bunun birkaç nedeni vardır. Kendine güveniyordur, iyi geldiğini düşünüyordur, şükür etmek için bir sebebi vardır… Gibi.

 

Zor durumda kalıp istemeden de olsa katlanmak zorunda  olduğumuz durumlar ise tabi ki davranışlarımızı etkileyecektir. Psikolojik etkilerine kesin gözüyle bakabiliriz. Bunun yanı sıra dışarı karşı kendini yalnızlaştırma, ya da tam tersi çok insanla bir araya gelip bu durumu unutmaya çalışma, şiddete başvurma veya çok sakin olma gibi sıralayabiliriz. Yaşanan zorluğun derecesine göre de değişir bu durumlar. Etkisi çok fazla olmasına olsun ama çözümü için sadece sakinleştirici var. Bu insan sakinleştiricinin etkisi geçtiğinde ne yapmalı peki ? Tekrar bir sakinleştirici daha mı ? Komik oluyor. Artık bilim çağının içindeyiz. İnsan davranışları konusunda gerekirse ders bile okutulmalı. Bu konuda bilinçlenmek çok önemli. Şöyle de düşünebilirsiniz zor durumda olmasanız bile zor durumda olan birinin yaşamış olduğu durumu dışarıdan gözlemleyebilir, ona yardımcı olabilmek adına istediği tarz da ona yaklaşabilirsiniz. Fayda sağlamak denilirken kendimiz için düşünmemeliyiz sadece. Başkasını da anlamaya gayret etmeliyiz. Anlayamıyoruz diye de geri çekilmemiz onu daha da itmez mi o çukura ? Anlayan ve anlaşılabilir olmamız topluma fayda sağlar. Bu neden le zoru sevmeyen birini gördüğünüzde lütfen üzerine gitmeden anlamaya ve ona yardımcı olmaya çalışın. Sakın hal ve hareketlerine bakarak ona kızmayın. Bu onun değil yaşadığı zorluğun öyküsü.

“Yapı” Kavramından Ne Anlıyorsunuz?

“Yapı” Kavramından Ne Anlıyorsunuz?

Türkçe’de değişik anlamları karşılayan pek çok farklı kelime var. Dilin zenginliğinin bir göstergesi olan bu durum, anlatılmak isteneni en iyi şekilde anlatmayı amaçlar. İşte bu kavramlardan biridir yapı. Birbirinden bağımsız bir sürü anlamı bünyesinde barındırır. Her çeşit mimari eser için kullandığımız gibi, parçalarına somut bir şekilde bağlı olan bir bütünü ifade etmek için de kullanıyoruz. Öte yandan soluk alan varlıkların tinsel ve bedensel özelliklerinin bütününü anlatmak için de bu kavramı tercih ediyoruz.

 

Geniş bir kullanım alanı olan bu kelimenin sözlüklerdeki birincil karşılığı, farklı amaçlara hizmet eden mimari eserlerin tanımlanmasıdır. Bu açıdan baktığımızda kavramın kapsadığı diğer anlamların da buradan türediğini söylemek mümkün. Mimaride bütünü iyi bir şekilde oluşturmak için parçaların her biri diğeriyle uyum için de olmalıdır. Yine canlılar mimari eserler gibi iç organların, uzuvların ve ruhun bağlantılı olduğu muhteşem bir sistemdir. Bu sistemdeki bir rahatsızlık ana yapıya yani canlıya zarar verecektir.

 

Diğer taraftan yapı kavramı bir düzeni, düzenli olma durumunu da çağrıştırır. Sistemin sorunsuz çalıştığı ve belirli kalıplarda ilerlediği izlenimi verir yapı kavramı. Parçalar bir bütün oluşturacak düzende bir araya gelmiş demektir. Bu düzenin güzelliği ya da çirkinliği tartışmaya açılabilse de ortaya koyulan bütün yani yapı kimse tarafından yadsınamayacaktır. Yapılmakta olan konut, köprü ve yol benzeri eserler için de bu kavramın tercih edilmesi, bir düzen dahilinde ilerlemesi ve işin sonunda parçaların bir bütünü oluşturacağından olsa gerek.

Türkçeyi Zenginlik Bakımından Değerlendiriniz.

Türkçeyi Zenginlik Bakımından Değerlendiriniz.

Dil dediğimiz kavram insanların iletişim kurmasında ve hayatını idame ettirmesindeki en önemli araçtır dersek abartmış olmayız. Dilin kültürden beslendiği bir gerçektir. Buna bakarak zengin bir dil için zengin kültür gereklidir diyebiliriz. Bunların yanı sıra, dilin köklü bir geçmişe dayanması, geniş bir coğrafyaya yayılması ve geniş kavramlar alanına sahip olması da dile zengin sıfatının yakıştırılmasının öncüllerindendir. Yani zengin dil denildiğinde aranılması gereken en genel özellikler bu üçüdür.

 

Türkçenin gelişim tarihi ve alanına baktığımızda bu şartları karşıladığını görmekteyiz. Binlerce yıldır Türkçe dünyanın farklı pek çok bölgesinde konuşulmuş ve zaman içinde evrilerek şimdiki halini almıştır. Yani Türkçe’nin tarihsel bir derinliğinin bulunduğu, bugün bile devinim içinde bir dil olduğu söylenebilir. Geçmişte olduğu gibi bugün de farklı coğrafyalarda farklı lehçelerle Türkçe konuşulmaktadır. Bu bağlamda Türkçe yaygın bir dil olarak da değerlendirilebilir.

 

Dil zenginliğinde önemli olan bir diğer konu ise sözcük sayısıdır. Türk Dil Kurumu, hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük veri tabanında 616.767 adet söz varlığı olduğunu yazıyor. Tabi, bunların içinde deyim, terim ve isimler de var. Onlar çıkarıldığında bile dilin oldukça geniş bir kelime yelpazesi olduğunu söylemek mümkün. Dil zenginliğinde tartışılan bir diğer meselede yabancı kelimelerin yeri konusudur. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dünya üzerinde saf haliyle kalan, başka kültürlerden kelime almayan bir dil yoktur. Farklı kültürlerle etkileşimin kaçınılmaz bir sonucudur bu durum. Kültürü geliştiren etkileşimler şüphesiz dili de zenginleştirir. Ve şöyle bir anlam daha çıkarılabilir: Başka kültürlerden etkilendiğimiz kadar başka kültürleri etkilemişizdir.

Türkçe yayın yapan televizyon kanalları sizce dünyanın hangi ülkelerinde seyrediliyor olabilir?

Türkçe yayın yapan televizyon kanalları sizce dünyanın hangi ülkelerinde seyrediliyor olabilir? Tahminlerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

Bir ülkede televizyonları Türkçe yayın yapabilmesi için o ülkenin ya resmi dili Türkçedir ya da çok sayıda Türkçe konuşan insan vardır. Belki Türkçe konuşulan ülkelerde fazlaca seyrediliyorsa o ülkenin televizyon kanalları Türkçe yayın yapabilir. Türkçe dünya çapında geniş bir yer kaplamaktadır. Sorunun cevabını verebilmek için Türkçenin resmi dil olduğu veya Türkçenin yoğunlukla konuşulduğu ülkeleri bilmek gerekmektedir. Türkçe Moğolistan’dan Sırbistan’a, Bağdat’tan Kıbrıs’a kadar çok çeşitli ülkelerde kullanılmaktadır. Ural Altay dil ailesine mensup olan Türkçe, bu aileden olan diğer dillerle yakınlık göstermektedir. Ural Altay dillerinin konuşulduğu bazı Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu ve Kıbrıs’ta Türkçe konuşan insanlar görmek mümkündür.

 

Türkçenin resmi dili olduğu ülkeler Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetidir. Türkiye ve KKTC’de herkes Türkçe konuşmaktadır. Zamanında Türklerin hakimiyetinde yaşamış olan Balkanlardaki bazı ülkeler belediyelerinden bir kısmında Türkçe konuşulmasını resmileştirmiştir. Belediyelerinde Türkçeyi resmileştiren ülkeler Makedonya ve Kosova’dır. KKTC ve Kosova ile Makedonya’nın bahsedilen belediyelerinde Türkçe yayın yapan kanallar görmek mümkündür. Yaşanan savaşlar ve soykırım nedeniyle ülkesini terk edip sürgünde yaşamak zoruna olan Ahıska Türkleri vardır. Ahıska Türklerinin yaşadığı Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Ukrayna’da Türkçe yayınlara rastlanabilir. Aynı zamanda Türkçenin konuşulduğu Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Suriye, Irak’ı da bu kategoriye alabiliriz. Ülkemizden veya Türkçe konuşulan diğer ülkelerden Almanya, Hollanda, Fransa, Amerika, Avusturya, İngiltere, İsviçre, İsveç, Danimarka, Avustralya’ya göç eden çok fazla insan bulunmaktadır. Bu ülkelerde direk Türkçe yayın yapan kanallar olmasa da Türkleri alakadar eden programlar Türkçe yapılabilir.

Dillerin işleyişinde ne gibi benzerlikler olabilir?

Dillerin işleyişinde ne gibi benzerlikler olabilir? Açıklayınız.

Dillerin ortaya çıkışı ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Kaleme kimin neden kalem dediği Türkçede neden kalem İngilizcede Pencıl olduğuna dair kesin bir açıklama yoktur. Bir kadın ve bir erkekten dünyaya gelen insanoğlu tek bir millet iken sonrasında farklı kıtalara göç ederek farklılaşmıştır. Bir dili konuşurken farklı yerlere düşmeleri dillerini de değiştirmiştir. Nasıl olursa olsun bilinen bir şey vardır ki dilleri birbirinden tamamen bağımsız olduğunu kabul etmek zordur. İngilizce Türkçe’den, Türkçe Farsça’dan Farsça Arapça’dan  şeklinde devam eden bir zincirleme ile milletler birbirinin dilinden değişiklikler almış ve bunu diline yerleştirmiştir. Bunun en temek nedeni milletlerin birbiri ile olan iletişimdir.

 

Kurulan iletişimler farkında olmadan kelimelerin, lafızların milletin diline yerleşmektedir. Dünya’nın farklı yerlerinde yer alan milletler kendi coğrafyasın yakın olan milletlerle veya bağ kurduğu kültürlerden alışveriş yapmaktadır. Bu alışveriş bazen dile ait bir kelime iken bazen kıyafet anlayışındaki değişiklikler olabilmektedir. Bundan dolayı dillerin yapılarında, yazılışlarında veya okunuşlarındaki benzerlikler şaşırtıcı olmamaktadır. Dil bilimcileri olan Filologlar, dillerin yapı, kelime ve yazılış bakımından benzerlik gösterebileceğini ifade etmektedir. Dillerdeki yazılanın aynı veya farklı okunmasından dolayı aslında tek olan kelime dillere girince farklılaşmıştır. Farsça olan Birader ile İngilizce brother, yazılanın okunurken aynı veya farklı olmasından kaynaklanan benzerliğe aynı zamanda farlılığa örnek olarak gösterilebilir. Farklı dillerdeki bazı kelimelerin benzerlik göstermesi o dillerin benzer olduğu anlamına gelmez. Benzerlik, söz dizimi, cümle kurumu, fonetik yapısı ve morfolojisinde olursa söz konusu olabilir.

Dilin milli birliğin oluşması, gelişmesi ve korunmasındaki rolü nedir?

Dilin millî birliğin oluşması, gelişmesi ve korunmasındaki rolü nedir?

Dil, insanın duygu, düşünce ve duygularını ifade etmek için kullandıkları işaret ve sözcüklerin bütünüdür. Dil bir insanın diğeri ile iletişim kurmasını sağlamaktadır. Milleti oluşturan bireylerin birbiri ile kuvvetli iletişim kurmalarını sağlayan dilin birlik ve beraberlik açısından önemli bir yeri vardır. Dili sadece bir iletişim aracı olarak görmek oldukça yanlış ve eksiktir. Dil, bireylerin topluluk olmasını, toplulukların millet olmasını sağlar. Böylece tek olan bireye millet olma özelliğini kazandıran araçtır. Milletin tek olabilmesi aynı dili konuşması ile mümkündür. Dil ile başlayan birliktelik ancak yine dil ile gelişip korunabilir. Herhangi bir konu üzerinde düşüncelerin açığa çıkarılması gerekir. Açığa çıkarılmayan düşünce nasıl bir birlik oluşturabilir ki?

 

Atatürk milletin kültürünü, edebiyatını, tarihini ortaya çıkarabilmek için dile olan ihtiyacın her zaman farkında olmuştur. Bu farkındalık ile milleti millet yapan değerlerin nesilden nesile geçişini sağlamak için Türkçenin sadeleşmesi ve zenginleştirilmesi için çeşitli çalışmalar yapmış ve yaptırmıştır. Türk olan milletin dilini de Türkçe dilinden ibaret olması gerekir ki insanlar yazılan ve konuşulanları anlayabilsin. Halkın anlamayacağı şekilde yazılan ve çizilenler aydınlar, yöneticiler ile halkın arasındaki birliğin kırılmasına neden olur. Birliğin devamı için ortak konuşulan ve yazılan bir dile ihtiyaç vardır ki herkes birbirini en doğru şekilde anlasın. Türkçenin milletin zihni ve kalbi olduğunda inancı tam olan Atatürk, Türk Dilinin asaletine ve zenginliğine kavuşturulması için gerekli olan herkesin var gücü çalışmasını ve alakadar olmasını istemiştir.

Dilin kültür aktarımında nasıl bir işlevi vardır?

Dilin kültür aktarımında nasıl bir işlevi vardır?

Kültür, milleti millet yapan ve nesilden nesile aktarılan değerlerdir. Dil, maddi ve manevi bütün değerlerin, hatıraların, duygu ve düşüncelerin aktarılmasını sağlayan ortak hazinedir. Kültürün en temek değeri olan dil, kültürün ilk unsurudur. Kültürün gelecek nesillere aktarılması eğitim ve öğretim yolu ile gerçekleştirilir. Kültür milleti oluşturan fertlerin her birinin ortak duygu ve düşüncede birleşmesidir. Bireylerin bu değerleri aktarımı ise ancak dille gerçekleşir. Dünü bugüne, bugünü yarına aktaran dil aynı anda kültür aktarımını da yapmaktadır. Bugün yaşananlarda kültüre katkı sağlayan bütün değerler dille yarına taşınacaktır. Milletin müziği, edebiyatı, ilmi, dünya görüşünün oluşturduğu kültür değerleri dil süzgecinden geçirilen kelimelerle, deyimlerle sembolleştirerek dil hazinesine geçirilmektedir.

 

Milleti diğer milletlerden ayıran iki unsur kültür ve dildir. Türk milletinin kültürü ile İngilizlerin kültürü aynı olmadığı gibi dilleri de birbirinden farklıdır. Benzer özellikler gösteren kültürler olsa dahi asla aynısı olmayacaktır. Dil, sosyal varlık olan milleti birleştiren değerdir. Bireyler arasındaki düşünce ve fikir birliği dil sayesinde mümkün olmaktadır. Dilin bir parçası olan yazı kültürün kayda alınmasını ve yüzyıllar sona gelecek yeni nesillere ışık tutmasını sağlamaktadır. Orhun Abideleri bunun en güzel örneğidir. Orhun Abideleri’nin dışında Atatürk’ün milletine hitap ederek yazdıkları veya söyledikleri de ancak dil ile aktarılmaktadır. Söylenen sözlerin, yazılan ifadelerin her birinin milleti birleştiren değerdeki kültürün bir parçası olduğu düşünülünce dilin kültür aktarımındaki işlevi daha güzel anlaşılacaktır.