Baş – Çene Pozisyonunun Nasıl Verildiğini Bir Arkadaşınızla Canlandırınız

Trafik kazası gibi ilk yardım gerektiren tüm durumlarda, kişinin bilmesi gereken en önemli şeylerden biri yaralıya pozisyon vermektir. Bu durumda kişiye büyük ölçüde fayda sağlamanız mümkündür. Bu pozisyonlardan her biri farklı amaç için verilmektedir. Ancak en önemli olanı, baş çene pozisyonudur.

Baş çene pozisyonunda amaç hava yolunun açıklığı sağlamaktır. Bu sayede kazazede rahat br nefes alabilir. Aşama olarak bakacak olursak:
– Öncelikle ortamın güvenli olduğundan emin olun
– Kendi güvenliğinizi ve yaralının güvenliği alın
– Ağız içerisinde herhangi bir yabancı madde var mı diye kontrol edin
– Ardından soluk yolunun açıklığının sağlanması için baş çene pozisyonu verin.

Bu pozisyonu verirken dikkat edilmesi gereken en önemli durum boyunda bir hassasiyetin olmamasıdır. Bu durumda omurga zedelenmesi vardır ve bu pozisyon kişiye zarar verebilir. Herhangi bir durum gözlenmiyor ve kişide ağrı durumu yoksa, sol el ile alnı geriye alın. Aynı esnada sağ el ile çeneyi yukarıya kaldırın. Bu pozisyon verildikten sonra kişi rahat bir nefes alacaktır. Şok geçirdiğinden dolayı da kustuğunu aspire etmesi engellenecektir.

Baş çene pozisyonu, birçok travma olayların kullanan bir pozisyondur. Ancak boyunda herhangi bir hassasiyet varsa hiçbir şekilde tavsiye edilmez. Bunun yerine çene ileri manevrasını kullanmanız gerekir. Boyun travması ciddi bir travmadır. Yardım edeceğiniz kişinin öncelikle hassasiyetini kontrol etmeniz gerekmektedir.

Aile Ortamında, İş Yerinde, Okulda Hoşgörülü Davranmanın ve İnsanlarla İş Birliği Yapmanın İnsanın Zihinsel, Duygusal ve Sosyal Sağlığına Etkilerini Açıklayınız

İnsanlar günlük hayatta sürekli olarak bir iletişim halindedir. Bireysel olarak yapacağımız işlerde bile mutlaka yanımızdaki insanlara danışarak hareket ederiz. Bu durum da insan ilişkilerinde dikkatli, seviyeli ve samimi olmamız gerekmektedir. Yanımızdaki insana hoşgörülü davranmak ve ona yardım etmek, bizi şüphesiz daha iyi bir insan yapmaktadır. Bundan dolayı elinizden geldiğince etrafınızda bulunan insanlarla birlikte çalışmanızdır.

Her ne kadar bir işte uzman dahi olsanız, mutlaka eksiklik ya da yanlışlık payı bulunacaktır. Bunun nedeni insan olmaktan geçer. Kafanız bir şeye takılır ve hata yapabilirsiniz. Önemli olan bunu geçmeden fark etmenizdir. Eğer ilişkileriniz sağlıklı ise bu problem teşkil etmez. Ancak ukala bir tavır sergilemeniz halinde kimse sizinle çalışmak istemez. Bu durumda yalnız kalırsınız ve bir problem olduğunda kimseye danışamazsınız.

Hoşgörülü bir insan olmak, çok önemlidir. Bir işi yaparken, bir şey öğretirken mütevazi ve samimi bir şekilde davranmanız, kişinin size odaklanmasını sağlayacaktır. Kısa sürede işi kavraması ve bir sıkıntı olduğunda ilk size gelmesini bilecektir. Problemli bir insan olmanız da sürekli insanların sizden uzaklaşmasına neden olacaktır.

Etkili iletişim oldukça önemli bir süreçtir. İnsanlarla iyi geçinmek ve onlara hoşgörülü davranmak iyi bir insan olmanızı sağlayacak ve sürekli olarak sizden söz edilmesini sağlayacaktır. Toplumda güzel bir yer edinmeniz de şüphesiz ki hoşgörü ile olacaktır.

Günlük hayatta Düşüncesizlik ettim ve Düşünmeden konuştum gibi ifadeler kullanılır. Düşünmeden eylemde bulunmak ya da konuşmak nasıl mümkün olabilir?

Günlük hayatta “Düşüncesizlik ettim.” ve “Düşünmeden konuştum.” gibi ifadeler kullanılır. Düşünmeden eylemde bulunmak ya da konuşmak nasıl mümkün olabilir?

 

Düşünce, aslında ayrıntılı bir şekilde ele alma, analiz etme, bağlantı kurma ve sonuçlar çıkarma gibi eylemlerin tamamına verilen topu isimdir. Zihnimiz gündelik hayat içerisinde kimi zaman o kadar hızlı bir şekilde bu adımların hepsini gerçekleştirir ki bizler bütün bunları yaptığımızın farkına bile varmayız. Günlük hayatta ise sosyal normlar etrafında kimi zaman kaydadeğer kabul etmemiz gereken etik değerleri göz ardı edebiliriz. Bu göz ardı edilen değerlere günlük hayatta ‘’düşünce’’ adını veriyoruz. Örneğin ‘’düşüncesizlik etmek’’ bir şekilde etik değerler dışında hareket etmek, kaba olmak, yeterince nazik ya da zarif davranamamış olmak anlamına geliyor. Düşüncesizlik etmenin bir diğer karşılığı da ‘’hesaba katmamış olmak’’ kuşkusuz. Bir şeylere karar verirken bir etkeni hesaba katmayı unutan, onun da etkisini incelemeyi akıl edemeyen kişiler de günlük hayatlarında ‘’düşüncesizlik ettim’’ lafını kullanabiliyorlar.

 

İnsan düşünmeden hareket edemez, çünkü düşünmek oldukça elektrokimyasal yani ekanik bir süreçtir. Beyne giden ve beyinden geri dönen sinyallerin bütünü bizim bugün düşünmek dediğimiz şeyi oluşturur. Fakat insan kimi zaman düşünmesi gereken her ayrıntıyı gerektiği berraklıkla zihin süzgecinden geçiremez,  kimi ayrıntıları göz ardı eder ya da kimi ayrıntıların etkisini yanlış hesaplar. İşte bu düşüncesizlik değil, yanlış / eksik / hatalı düşünme olarak adlandırılabilir.

Felsefenin hayat tarzı üzerindeki etkileri neler olabilir?

Ünlü filozofları ve teorisyenleri araştırdığımızda, özellikle onların yaşam hikayelerine göz gezdirdiğimizde şunu görürüz: Neredeyse bu kişilerin taamı yaşamlarını farklı temalar üzerine kurgulamış ve inandıkları bu temalara yaşamlarının ufak ayrıntılarının bile hizmet etmelerini sağlamışlardır. Kısacası hareketleri ve düşünceleri, yaşam biçimleri ve ideolojileri gerçek bir bağdaşım içindedir. Bu durum neyden kaynaklanır? Kuşkusuz bilinçten. Biz sıradan bireyler yaşamı ele alıp devam ettirirken ayrıntılar hakkında çoğu zaman düşünmüyor, kimi zaman ise olay ve durumları yüzeysel olarak değerlendiriyoruz. Fakat filozoflar yaşam hakkında karşılarına çıkan ya da çıkabilecek soyut ve somut her şeyi öyle ayrıntılı inceliyor ve yorumlamaya çalışıyorlar ki, bir yerden sonar felsefe bir düşünme şekli değil bir hayatı ele alış şekline dönüşmeye başlıyor. Hal böyle olunca da kişiler felsefe yaptıkları ve yaptıkları felsefenin için ekendilerini kattıkları ölçüde yaşamlarına hakim olmaya ve yaşamlarını kendi inançları ve düşünceleri doğrultusunda kontrol etmeye başlıyorlar.

 

Felsefe, yaşam içerisine girdikçe kişinin yaşam hakkındaki ve kendi hakkındaki farkındalığı artacaktır. Random bir şekilde önüne çıkan imgelemlere random bir şekilde tepki vermek yerine kendi bakış açısını ve değerlerini oluşturacak olan birey, bu değerler doğrultusunda kendi ile eşleşen tepki ve hareketler sergileyecektir. Bu da kişinin kendini geliştirmesi, tamamlaması ve hatta pekiştirmesi anlamına gelmektedir. Felsefe yaşamı pekiştiren bir uğraştır.

İnsanların sosyoekonomik durumları, düşünme tarzlarını nasıl etkiler? Tartışınız.

İnsanların sosyoekonomik durumlarının düşüncelerini, yaşam tarzlarını ve dünya görüşlerini, hatta zevklerini beklentilerini ve ilgi alanlarını da direkt olarak ve tek başına belirlediğini söyleyen düşünce ekolü materyalizmdir. Karl Marx’ın temel taşlarını sosyoekonomik modeller üzerine kurduğu materyalizme göre bizler içerisine doğduğumuz sosyoekonomik topluluğun belirli karakter özelliklerini taşıyor ve yüksek frekanslı değişimler yaşanmadığı sürece yaşamdan bu topluluğun çerçevesinde şeyler bekliyoruz. Karşımıza çıkan her bir durum ya da olayı, politik partilerin seçim kampanyalarını, yeni yasa torbasında olan bir yasa tasarısını, seçim sonuçlarını ya da ülkede gelişen bir skandalı yorumlama şeklimiz de haliyle sosyoekonomik durumumuz ile yakından ilgili hale geliyor. Çünkü sosyoekonomik ortam bireyin içerisinde yaşadığı kültürü şekillendiriyor.

 

Kültür ile bireyin zihin örüntüleri ise karşılıklı olarak sürekli bir etkileşim halindeler. Böyle bir durumda insanlar, kendi tüketim ve üretim alışkanlıkları, kendi ekonomik güçleri doğrultusunda oluşturdukları rutinler çerçevesinde her şeye bakış açılarını oluşturuyorlar. Gerçekten ‘’her şeye’’. Örneğin dini yaşama biçimleri de, siyasi partiyi destekleme konusundaki radikallik oranları da, oy verme davranışları da, aylık market alışverişi harcamalarındaki reyon dağılımları da kişilerin sosyoekonomik ortamlarının gerektirdiği ve el verdiği şekilde gerçekleşiyor. Dolayısıyla bireyleri içerisinde bulundukları sosyoekonomik çerçeveden yalıtarak ele almak ve davranışlarını bu şekilde incelemek bizleri büyük yanılgılara sürükleyebilir.  Birey, çevresindeki konteks ile birlikte bireyliğini eline alır.

Farklı düşünme tarzlarının olay ve durumları yorumlamadaki etkileri neler olabilir? Tartışınız.

Bakış açıları, yaşamı deneyimleme ve yaşamda başımıza gelenler üzerinden çıkarımlar yapma konusunda en temel aracımızdır. Bizler bakış açılarına sahip olduğumuz sürece dünyada soyut olarak bir yer edinir, ve yaşadıklarımızı sadece bir olaylar zinciri olarak değil aynı zamanda bir anlamlar zinciri olarak kavramaya başlarız. Bundan dolayı da olay ve durumları yorumlarken kullandığımız bakış açısı aynı zamanda bu olay ve durumları nasıl anlamlandırdığımızı da belirleyen bakış açılarıdır.

 

Farklı düşünme tarzları, yaşamı birbirinden farklı noktalardan ele alan, farklı dünya görüşlerine sahip olan, ve farklı çıkarsamalar yapabilen fikir örüntüleridir. Bu birbirinden farklı fikir örüntüleri dünyanın ya da hayatın salt bir yüzünü değil birkaç yüzünü görmemizi sağlarken, kendi deneyimlerimiz ölçüsünde gördüklerimizi ne denli objektif yorumlayabildiğimizi de bize sorgulatır. Farklı düşünme tarzları, olay ve durumları yorumlama sürecimizde bizi daha objektif olmaya zorlar. Bizi kendi bakış açımızdan şüphe ettirir. Bu sayede oldukça kolay bir şekilde ilk düşündüğümüz şeyi kabul etmek yerine, birkaç düşünce biçmi arasından bir kavrayışlar bütünü elde etmek zorunda kalırız. Bu da yaşamı çok yönlü bir şekilde anlamak ve yorumlamak gibi sonuçlar doğurur. Manevi dünyamız ve yaşadığımız hayatı benimseme oranımız da bu ölçüde durmadan artar. Çünkü yaşam anlaşıldığı, yorumlandığı ve kanıksandığı sürece güçlenir ve bireyselleşir.

Parçadan hareketle felsefi soru niteliği taşıyan ve taşımayanlara ikişer tane örnek yazınız.

Felsefi sorular bireyi düşünmeye itmeleri ile tanınırlar ve bu düşünce salt evren ve soyut kavramlar ile ilgili değil bireyin direkt olarak kendisi ile ilgili de bir düşüncedir. Felsefi soruların kesin ve net cevapları olmaz, felsefi sorular bir şeyi öğrenmek için ya da bir konu hakkında bilgi sahibi olmak için sorulmaz. Felsefi sorulara verilen yanıtlar tek seferlik genel geçer ya da kabul görmüş yargı ve kavramlar olamazlar. Çoğu filozofun birbirinden farklı düzlemlerde kurdukları duygu ve düşünce dünyalarına göre felsefi soruların yanıtları geniş bir skalada yayılırlar.  Felsefi soru niteliği taşıyan cümleler son derece sorgulayıcı ve yapı bozumcudur. Yani hali hazırda kabul edilen şeylerin tamamen yıkılarak baştan düşülmesi gerektiğini hissettirirler. Bu, ne anlama geliyor? Felsefi sorulara yanıt verirken kabul görmüş erken doğrulardan yola çıkmamanız gerektiği, her doğruyu söz konusu soruyu cevaplarken yeniden yaratmanız gerektiği anlamına geliyor elbette. Ancak bu şekilde sorulan bir felsefi soruya tamamen hakkaniyet içerisinde doğru ve iyi düşünülmüş bir yanıt verebilirsiniz.

Felsefe soruları:

  • Özgür irade diye bir şey var mıdır? Birey seçimlerinde özgür mü?
  • Varlık var mıdır?

Felsefi olmayan sorular:

  • Haftaya maçta Beşiktaş mı yener Fenerbahçe mi?
  • Bugün yemekte ne pişirmemi istersin?

Yukarıdaki sorulardan da anlaşılabileceği gibi bu iki farklı soru biçimi ontolojik açıdan birbirinden oldukça farklı soru biçimleridir.

Bir fikrin doğruluğuna nasıl ikna olursunuz?

Bir fikrin doğruluğu kendi içerisinde çelişmemesini gerektirmektedir. Kendi içerisinde çelişmemesi ise fikrin tutunduğu kanıt ya da destekler ile beraber değerlendirildiğinde bu kanıt ve desteklerin kendisini doğrular nitelikte olması anlamına gelir. Örneğin eğer bir kağıdın beyaz olduğunu iddia ediyorsanız bunu kanıtlamak adına fikrinizi siyah olan hiçbir kağıt görmediğinizle, daha önce gördüğünüz tüm kağıtların beyaz olduğu ile konuyu ilişkilendirebilirsiniz. Bu fikrinizi kanıtlanmış ya da desteklenmiş bir fikir haline getirir. U şekilde desteklenen ve ampirik ya da teorik olarak test edilen önermeler oldukça ikna edici fikirler olarak karşımıza çıkarlar. Bunun en büyük sebebi bu fikirlerin yanlışlanabilme potansiyelinin diğer fikirlere göre daha yüksek oluşudur.

 

Objektif deney gözlem araçları ile elde edilen fikirler belli operasyonel tanımlara ve belli ilkelere tutunurlar ve bu ilkeler gözlem ile desteklenebilecek ya da yanlışlanabilecek tanım ve değerlerdir. İşte bu yüzden bilimsel düzleme yaslanmış fikirler son derece güvenilirlerdir. Çünkü okuyucularına şöyle söylerler: ‘’Dilersen sen de deneyebilirsin, söz konusu gözlemi sen de yapabilirsin. Eğer yaparsan göreceksin ki ben haklıyım. Çünkü eben bu gözlemi milyonlarca kere yaptım’’ İşte bu mesaj bir fikri doğru bir fikir olmaya en çok itecek mesajdır. Bu mesaj kendi içerisinde istatistik bazı değerleri de barındırmaktadır. Bundan dolayı fikirlerin doğruluğunu test edilebilirlik açısından incelemek son derece mantıklıdır.

Cevabı önceden düşünülmemiş soru sormak mümkün müdür?

Sorular aklımızda daha önce tezahür eden imgelemlerin ve kavramların ilişkileri hakkında kuramadığımız bağlardır. Bu bağlar karşı tarafa sorulurken aslında karşı tarafa konu hakkında bir bağlam sunulur. Örneğin süt sizce lezzetli bir içecek midir sorusunu birisine sorduğunuz zaman süt ile lezzet arasında pozitif ya da negatif olarak sunulabilecek bir bağ kurdunuz ve bu bağı o kadar sağlam kurdunuz ki sorularınızı birle bu bağlam üzerinden sunuyorsunuz. Bundan dolayı soruduğumuz her soru aslında bizim değerler zincirimiz ile ilgili bizlere bilgi verirken, bir yandan da düşünce ve fikirlerimiz ile ilgili ipuçları oluşturur.

 

Bütün bunlar ne anlama geliyor? Bütün bunlar şu anlama geliyor: Aslında aktif olarak düşünüp cevap bulmaya çalıştığımız bir süreçten bahsetmesek bile sorular, her zaman zihnimizin bir anlamlandırma uğraşının içerisinden geçerler ve bu anlamlandırma uğraşında takıldıkları noktalar ile birlikte bir soru halini alırlar. Sizler soruyu sormadan önce mutlaka sorunun bir muhakemesini yapıyor ve bu muhakeme dahilinde bir sonuca varıyorsunuz. Bunun ise en büyük kanıtı şu: kavramlar, olaylar ya da durumlar ile ilgili sorduğumuz her soruda beklediğimiz bir ya da birden fazla potansiyel cevap vardır. Bu da zaten hali hazırda konu ile ilgili düşünüp teoriler bile geliştirdiğimiz anlamına gelir.

Bilginin değerine dair tek ölçüt yarar olabilir mi? Açıklayınız.

Yararcılık, ya da her şeyin mutlaka bir işe yaraması gerektiği şiarı pragmatizm olarak adlandırılır. Pragmatistler yalnızca nesneler üzerinde değil insanlar üzerinde de çok uzun zamanlar boyunca düşünmüşler ve şu sonuca varmışlardır: İnsanların tüm davranışları da yarar ile orantılı olarak ilerler. İnsanın her tercihi mutlaka kendisine yarar sağlayacak tarafa doğrudur. Bu yarar kimi zaman direkt bir yarar iken kimi zamana doğrudan olabilir. Dolayısıyla bilginin de tek değerinin yarar olabileceği bu kişiler tarafından düşünülmektedir. E var ki, bu konu hakkında bu kadar keskin bir önermede bulunmak pek yararlı sayılmaz.

 

Bilgiler çoğu zaman bireyin ya da toplumu yararına çalışmaz. Hatta bilim insanları da etik değerler bir kenara bırakıldığında sürekli olarak bir oluşumun yararına çalışmak zorunda değildirler. Kısacası mesleki etikte ya da evrenin yasalarında böyle bir mutlak yarar koşulu yok. Ne var ki bilgi eğer doğru kullanılırsa gerçekten çok büyük bir oranda yarar sağlayabilecek bir olgudur. Çünkü bilgi dilerseniz yeni icatların ortaya çıkmasında, dilerseniz insanlığa acı çektiren bir hastalığın üstesinden gelinmesinde size yardımcı olabilecek yegane olgudur. Ancak ve ancak bilgi sayesinde birey kendinde olan ile dünyada olan arasında bir bağlantı kurarak kendini dünyaya ait ve dünya ile kaynaşmış hissedebilir. Bundan dolayı bilginin yarar noktası da, genel geçer noktası da değerlidir.