Vatan konulu bir film çekecek olsaydınız filminizde neleri vurgulamak isterdiniz? Anlatınız

Gün geçmiyor ki vatan ve milletin hassas olduğu bu kırılgan dönemlerde bu konuyla alakalı yeni bir dizi yeni bir film çıkmasın. Çalışmalar nedense hep bu yönde. Bu girişimlere onlarca lira para harcanıyor devamlı milliyetçilik kasıyoruz. Tabi ki bu tarz film ve diziler de gerekli ama aşırısına kaçtığımız zaman bazı güzel duyguların sadece para kazanmak uğruna istismar ediliyor olmasını görmemek imkansız. Yapım şirketleri bu konuda adeta bir biriyle yarışıyor belli noktalara geldiklerin de senaryo sıkıntısı çektiklerinden saçma konularla işin suyu çıkarılıyor. Lütfen yanlış anlaşılmasın ama bu tarz sulandırılmış projelere destek vermek bile bana göre gereksiz. O ayrılan bütçeleriyle para kazanmak istiyorlarsa bunu milletin duyguları üzerinden yapmasınlar. Tahriş ediyorlar bu şekilde insanımızı, üzüyorlar. Farkında oluyorlar mı bilemem ama duygu kasmayı planlıyorlarsa da tam tersini gerçekleştirdikleri kesin.

 

Eğer gerçek anlamda faydalı bir film projesi ile konuyu anlamaya, asıl duyguyu yaşamaya ve yaşatmaya fırsatım olsa idi vurgulamak istediğim; bile bile ölüme koşan genç şehitler olurdu. Bu beni derinden yaralayan bir konudur. Kim ister ki genç yaşında ölüme koşmayı ? Ama konu vatan olunca gözü şehadetten başka bir şey görmeyen o temiz yürekler koşar adımlarla yürüdüler ölüme. Hem ölüm bir bitiş değildi ki onlar için aksine bir başlangıç. Hatta inancı gereği onlara ölü denmesinin bile yanlış olduğunu, diri olduklarını ancak bizlerin onları göremeyeceğimizi bilmeleri yeterli bir sebepti.

Vatanımız için hangi fedakarlıkları yapabilirsiniz? Anlatınız.

Vatan; sadece üzerinde yaşadığımız bir toprak parçası olarak görülmemeli. Çünkü bizim değerlerimiz diğer uluslara göre çok farklı. Üzerinde yaşadığımız bu topraklar için nice can yitip gitti. Kimileri evlatsız kimileri abisiz kaldı. Atalarımız kutsalını çiğnetmemek için kendi bedenlerinin çiğnenmesine rıza gösterdiler. Biz nasıl olurda sadece bir toprak parçası olarak görebiliriz ?  Tarih den aldığımız bu bilinç bizi atalarımıza karşı mahcup etmeyecek şekilde nankör olmadığımızı gösterir şekilde gelişti.

Bu sayededir ki bizler vatanımız için gözümüzü kırpmadan canımızı verebiliriz. Genellemeyi önceleri olsa belki yapmazdım. Çünkü gün geçtikçe bozuk nesiller türüyor aslını unutmuş tarihinden bi haber sadece sosyal medyada büyüyen asalakların sayısının oldukça fazla olduğuna inanıyordum. Sayıları azımsanmayacak kadar çok ama bilinçli nesillerin sayısından fazla değil. Bu kanıya ise 15 Temmuz gecesi sokaklarda vardım diyebilirim. Başı sonu ne olur diye düşünmeden sokağa fırlayan binlerce genç vatanın hainler tarafından el geçirilmek istenmesine karşı dik bir duruş sergilemiştir.

 

İnsan için canından en daha önemli şey sevdiklerinin canıdır. O gece ondan bile geçen anneler babalar gördü bu gözler. Demek ki aslımızı kimliğimizi bize ne kadar unutturmaya çalışsalar da bir yerlerde vatanını seven milletini korumayı kendine sorumluluk olarak gören gönlü güzel genç nesiller yetişmiş. Bu basit bir olay olarak kalmadı bize bizi hatırlattı. Biz bu coğrafya da hem kendi milletimizi korumaya muktediriz hem de mazlumun umudu olan Büyük Türkiye yiz.

Oğlunu cepheye göndermek istemeyen babanın yerinde siz olsanız nasıl davranırdınız? Sebepleriyle açıklayınız.

Her baba evladını çok sever. Onun iyiliği için gayret eder. Yaşadığımız şu zamanda bile evlat yetiştirmek büyütmek kolay değilken kaldı ki o dönemin şartlarında kolay olsun. Bizler geçen zaman değişen şartları ele alarak değerlendirmeler yapmalıyız. Birisini eleştiriyorken de hissi davranmak yerine kendimizi onun yerine koyup düşünmeli ona göre fikrimizi belirtmeliyiz. Şöyle düşünelim o günleri yaşıyoruz. Her yer savaş ve gidip dönebilen asker sayısı çok az. Büyük bir mucize olmadığı sürece giden dönmüyor. Bizde o dönemde yaşayan bir babayız. Çocuğumuz yaşına bakılmaksızın çağırılıyor. Canınızdan bir parça geri dönmeyecek bir yolculuğa çıkarılmak isteniyor. Siz ne kadar da tabi ki gidecek bu onun sorumluluğunun yerine getirmesini gerektirdiği ağır bir görev deseniz de içinizde kopan fırtınayı sadece siz bileceksinizdir.

 

Vatan bir evlattan daha değerli korunması gereken asli unsurumuz bu doğru. Ama kuru kuruya hamasetle vatan millet edebiyatı yapmak, bir babaya bu şekilde teselli vermek daha çok acıtır insanın içini. Günümüzde de şehitler olmuyor mu ? Bir çok eve ateş düşüp içlerini yakmıyor mu ? İşte ondan bahsediyorum. Adamın oğlu şehit olmuş, senin neyin gitti bu vatan içinde oğlu üzerinden prim yapıyorsun. Sana mı kalmış bu. Evet bir baba diyebilir vatan sağ olsun diye. Peki ya sana kim veriyor bu hakkı? Sen ki daha az vergi vermek için çırpınan zavallı ne istiyorsun o masum şehit babasından. Bırakın o garip bi çare insanlar üzerinden güç devşirmeyi. Bırakın üzülsünler içlerinde yaşadıkları gibi dışlarında da yaşasınlar o üzüntüyü. Onlar en kıymetli hazinelerini hiç çekinmeden yollamışlar bu vatan için. Bari üzülmeyi gidenlerinin ardından bir damla göz yaşı dökmeyi çok görmeyin onlara.

Mehmet Âkif Ersoy’un “Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” sözü ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Anlatınız.

İstiklal ve istikbal mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı sonrası kazanılan zafer, bütün bir milletin var oluşunun kanıtıdır. 15 yaşına kadar şehit verdiğimiz bu savaşta kazanan olduk evet ama ağır bedeller de ödedik. Bizler bugün bulunduğumuz yerlerde yaşıyor isek şehitlerimizin hiç düşünmeden kendilerini ateşin önüne atmalarından kaynaklıdır. Bir savaş düşünün ki hem içeride ki düşmanlarla hem dışarıdan gelen düşmanlarla aynı anda harp içindesiniz. İmkanlar yetersiz sayınız az. Açlık yoksulluk baş göstermiş tüm Anadolu toprakları işgal altında. Düşmanın zalimce acımasızca insanımıza zulmettiği o günlerde karanlıkta parlayan bir ışık gibi doğan Mustafa Kemal, silah arkadaşlarıyla birlikte bu vatanı kurtarmaya azmetmiş ve gerçekleştirmiştir. Bizler onlara ne kadar teşekkür etsek ne kadar dua etsek azdır. Tabi bununla birlikte yapılan kuşatmalar, işgal altına alınan topraklar halkı ya hep ya hiç noktasına getirmiş bir milletin baş kaldırışını hızlandırmıştır. Bu bir Kurtuluş savaşı artık yüklerimizden kurtulmalı eski sistemin dayattığı zorluklar aşılmalıydık. Öyle de oldu halkımızın sırtından geçinen bir sistemden halkımızla yönetilen bir sisteme geçişte aynı süreçte devam etti. Kendi menfaati uğruna hiç acımadan bütün bir milleti ateşe atanlar hainliklerinin bedellerini elbette ödediler.

 

İşte böyle bir savaş sonrası hem kendimiz için çok çalışmalı hem de ülke genelinde gelişmişlik ve refah seviyesi arttırılmalıydı. Atlatılan zor günler artık geride kalmış şimdi diğer küçük savaşlarla ekonomimiz geri kazanılmalıydı. Her şey zamanla düzelecekti elbet. Peki böyle mukaddes bir zaferi elde eden milletimin bir istiklal marşı olamaz mıydı ? Hem de en güzeli olurdu. Üstat Mehmet Akif Ersoy bütün bir milletin duygularına tercüman olmuş hislerini yansıtmıştı. ‘’Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!’’ sözünü söylerken de aynı acılara aynı sıkıntılara tekrar düşmememiz için hayırlı bir dua etmişti.

Ailenizdeki ya da çevrenizdeki yetişkinlerden çocukluklarında oynadıkları bir oyunu öğreniniz.

Ailemden Öğrendiğim Oyunlar

Küçüklüğümüzden bu yana, bizlere hayatı öğreten ebeveynlerimizden öğrendiğimiz diğer bir şey de oyunlardır. Her zaman anlatır, dururlar; “Bizim çocukluğumuz böyle geçmezdi, telefon da neymiş? Biz telefon bilmezdik, okuldan arta kalan zamanlarda oyunlar oynardık, o zamanlar arkadaşlıklar, yemekler, içmekler bir başkaydı.”

Onların anlattıkları hayat hikayelerini masal dinler gibi dinler ve bizlere öğrettiği oyunları oynardık. Şimdiki çocukları bilemem ama, benim çocukluğumda da telefonlar çok yaygın değildi, yani kurtulan son nesil olduğumuzu söyleyebilirim.

Ailemden keyifle dinleyip, oynadığım oyunlardan bir tanesi sizlerle paylaşayım;

 

MENDİL KAPMACA

Bir hakem belirlenerek, çocuklar eşit olarak iki ayrı gruba dağılırlar. Hakem iki grubun ortasına dikilir ve olduğu yere bir çizgi çekilir. Oyuncuların hakemle mesafesi eşit olarak hesaplanır ve oyuncular için de ayrı bir çizgi çekilir. Oyuncular sırayla yan yana dizilirler, her oyuncunun rakibi karşı grupta karşısında bulunan oyuncudur.

Hakem oyunu düdüğü ile başlatır ve işaretini vererek, ilk sıradaki oyuncuları yanına çağırır. Oyuncuların amacı mendili hakemden almak ve rakibine yakalanmadan kendi grubunun çizgisini geçmektir. Eğer oyuncu rakibinden mendili kaçırır ve ona yakalanmazsa, onu yakalamaya çalışan oyuncu da onun grubuna geçer. Eğer yakalanırsa, kaçan oyuncu yakalayan oyuncunun grubuna geçer. Alanda bulunan tüm oyuncular bir kez yarıştıktan sonra, oyuncular sayılır. En çok oyuncusu bulunan grup oyunu kazanmış kabul edilir ve oyunun başında belirlenen ödülü kazanmış olur.

Mehmet Akif Ersoy’un “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” sözünden ne anlıyorsunuz?

“Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” sözünden ne anlıyorsunuz?

 

Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı yazıp, onayını alıp Türk milletine sunduktan sonra söylediği bu sözün altında aslında koca bir anlam yatmaktadır. İstiklal Marşı çok zor şeyler atlatıldıktan sonra yazılmıştır.

Yüz binlerce gencecik delikanlı bu savaş uğruna can vermiş, yeri geldiğinde kadınlar bile mücadele etmiş, orduya yemek, giyecek, battaniye gibi gerekli şeyleri taşımış, yaralananları tedavi etmiştir. Açlık ile savaşan gençler buna aldırmamış, vatanının topraklarını ve milletini korumak uğruna, yırtık ayakkabılarla savaşmış, hiçbir karşılık almamış, silahın olmadığı yerde süngüyle düşmanın karşısına çıkmış ve Türk milletinin başını öne eğdirmemiştir.

Savaş günleri oldukça zorlu mücadeleler ile geçmiş, analar, yarlar acı çekmiş; erkekler can vermiştir. Bir tas üzüm hoşafı ile yeri geldiğinde gün geçiren, bazı günler hiçbir şey yemeden idare eden o askerlerin hakkını ne yapsak ödeyemeyiz. Bize düşen yalnızca bu milleti korumak.

 

Mehmet Akif Ersoy, bu sözüyle Allah bu millete tekrar o günleri yaşatmasın; bu mücadeleler altında tekrar savaşlar kazanılıp da İstiklal Marşı yazılmasın anlamında söylemiştir. İstiklal Marşı, bağımsızlığımızın sembolüdür. O var oldukça, ülkemiz bağımsızdır ve diğer ülkelerle savaşacak güçtedir.

Allah kimseyi bir daha savaştırmasın, diye dua etmek amaçlı söylenmiştir bu cümle. Hele ki o şartlar altında asla savaştırmasın. Allah kimseyi ne açlıkla sınasın, ne de açlıkla sınarken savaştırsın. Allah bu milleti daim etsin ve Türkiye Cumhuriyeti yıkılmasın!

Sizin çevrenizdeki ağaçlar da duygularını anlatabilseydi neler söylerlerdi?

Öevrenizdeki ağaçlar da duygularını anlatabilseydi neler söylerlerdi?

Aşıklar tarafından ıstırap çektirilen, çocuklar tarafından yaprakları yolunan, devlet tarafından yakacak olmak ve yerine bina yaptırılmak için kestirilen şu ağaçların bir dili olsa da konuşsa, diye düşünmeden edemiyor insan. Uğradıkları onca zulme rağmen bizlere hala oksijen sağlayan ağaçlar, yaşadıklarını dillendiremiyor malesef.

Ağaçların dili olsaydı da konuşabilseydi, eğer onlar insan kadar bencil düşünebilseydi “Yeter artık!” derdi. “Bizi rahat bırakın.” Ağaçlar insanlar tarafından sebepsiz darp edilen, çizdirilen, kestirilen, dalları kırılan, yaprakları koparılan ve insanlar tarafından hiç acınmayan canlılardır. Çünkü onların bir dili, bir ihtiyacı yoktur. Onlar yalnızca boşlukta belirli bir yer kaplarlar ve bunu da sağladıkları oksijen ile öderler. Ne bir yemek isterler, ne bir ihtiyaç.

Susama ihtiyaçlarını bulutlar sağlar, boşaltımlarını kendi kendilerine yaparlar; istedikleri yalnızca birazcık yer ve birazcık da hoşgörüdür. Bir ağaca iyi davranmaktan daha güzel ne olabilir?

 

Ağaçlar düşünebilseydi ve konuşabilseydi, dünyanın kıymetini bilmemizi, bize sağladığı oksijeni en iyi şekilde değerlendirip bol bol ağaç dikmemizi ve onlara iyi davranmamızı söylerdi. Dünyanın geleceği olan ve sayıları ne kadar çok tutulursa, o kadar çok havayı temizleyecek olan ağaçlar yine bizleri düşünerek bir şeyler konuşur, kendileri hakkında yine hiçbir şey istemezlerdi.

Bizim hakkımızda bu kadar olumlu düşünüp, bize gelecek sağlamaktan başka bir fikri olmayan ağaçlara iyi davranmayı boynumuzun borcu bilip, onların en iyi şekilde yaşaması için elimizden geleni yapmalıyız.

Çevremizdeki canlılara nasıl davranmalıyız? sorusundan yola çıkarak öğretmeninizin rehberliğinde bir konuşma yapınız.

Çevremizdeki Canlılara Nasıl Davranmalıyız?

Çevremizdeki canlılar, etinden, sütünden, sağladığı oksijenden yararlandığımız ve bize bir şekilde katkısı olan canlılardır. Onlara zarar vermek aslında en çok insanın kendine zarar vermesine neden olur. Her şeyiyle bize fayda sağlayan, bize zararı olmayan diğer canlıların ölümüne sebep olmanın hapis cezası yok diye, onlara zarar vermek evet belki hukuki bir suç değildir ama insanlık suçudur.

Hayvanlar ve bitkiler hiçbir karşılık talep etmeksizin bize fayda sağlamak dışında ne yaparlar ki? Onlara daha iyi ortamlar sunup, onlardan daha çok faydalanmak varken onlara eziyet etmek hangi akıldan çıkabilir?

 

Canlılara doğru davranmak ve onlarla hoş ilişkiler kurmak amacıyla, eğitimsiz kişilere eğitimler verilmeli, özellikle de bu eğitimler okullarda uygulanmalıdır ki, sonuç bulabilsin. Bir kişiye verilecek eğitimin en iyi sonuç bulacağı zaman mutlaktır ki çocukluk çağlarıdır.

Canlılara nasıl davranacağımızı sınıflandırırsak, hayvanları ayrı bitkileri ayrı değerlendirmemiz gerekir. Hayvanlar en iyi şekilde beslenmelidir, suyu ve yemeği asla ihmal edilmemeli yaşadığı yerin bakımları da düzenli olarak takip edilip yapılmalıdır. Hayvanın boyutuna göre bu hizmetler zahmetli olabilir ama sonrasında size kazandıracağı düşünüldüğünde, o zahmete değdiği görülecektir.

Bitkilerin ise hiçbir zahmeti bulunmamaktadır. Yemeğe ihtiyacı olmayan, suyunu yağmurdan besinini topraktan karşılayan bitkiler, havayı temizleyerek insana fayda sağlarlar. Yemekleri de süsleyen bitkilere iyi bakılmalı, onlara zarar vermemelidir.

Aşağıdaki bölüme sevdiğiniz bir oyunu ya da oyuncağı tanıtan bir yazı yazınız.

En Sevdiğim Oyun

Çocukken en sevdiğim oyun körebe oynamaktı. Büyük bayram yemeklerinde ya da özel bir güne ihtiyaç duymadan yapılan toplantılarda, kuzenlerim ve ben kendimize bir oda bulur, oraya hep birlikte dolar ve körebe oynardık. Işığı kapatarak oynadığımız bu oyun bizi son derece eğlendirirdi.

Aramızdan birini çoğunlukla diğerlerine torpil geçerek ya da gerçekten sayarak seçer, onun gözlerini babaannemin başörtüsü ile bağlardık. Ah, ne güzel günlerdi o günler demeden geçemiyorum şimdi. Bazen onun örtüsü eksik kalırdı, biz de ya iki örtü ile bağlardık ya da ebenin kafasına şapka taktırırdık.

Kalabalık bir aile olmamız dolayısıyla, oldukça fazla sayıda kuzenim var. Topladığımda 21-22 sayılarına ulaştıdığımızı hesaplamıştım. Hele ki sonradan olanlar sayımızı iyice arttırdı. Her toplantıda en az 10 kuzen o odaya girip, oyunumuzu oynardık. Dışarısının güvenli olmadığı konusunda bizleri uyarıp, geceleri sokağa salmayan annelerimiz, o patırtıyı bir gecelik yok sayar ve odanın bir tanesini bize tahsis ederdi. Hem orada kimseye zararımız olmazdı, hem de birer çocuk olarak gerçekten eğlenirdik.

 

Şimdilerde ise o günleri özlemek dışında bir şey gelmiyor içimden. Geri gelmeyen çocukluğum ve hiçbir anımda o günlerden aldığım kadar keyif alamadığım varsayılınca, içime bir hüzün çöküyor. Çocukluğunuzun kıymetini bilin, çocuklar. Şayet o günler bir daha gelmiyor.

Son zamanın çocukları artık körebe, saklambaç gibi oyunlardan keyif almıyor. Onlar için varsa yoksa bilgisayar, telefon, tablet oyunları. Oysa onlar bizim aldığımız keyfi asla alamayacaklar. Çocukların bir an önce teknolojiden uzaklaştırılmasının gerektiği şu yıllarda, körebe oynamanın keyfine varamayan çocukların olduğunu bilmek insanın içine hüzün dolduruyor.

Geleneksel çocuk oyunlarımızdan hangilerini biliyor ve oynuyorsunuz?

Geleneksel Çocuk Oyunları

Çoğumuzun büyürken ailelerimizden öğrendiği oyunlar vardır. Teknoloji çağını kıl payı atlatıp, bilgisayar, telefon gibi aletleri kullanmadan dolu dolu geçen çocukluğumuz sayesinde, hem kendi çağımızın oyunlarına hem de geleneksel oyunlara hakimiz. Çünkü bizler sokakta evcilik, doktorculuk, öğretmencilik oynamanın ne demek olduğunu bilerek yetiştik. Bunun dışında saklambaç, körebe, istop gibi oyunlar da oynadık.

Babaannemin anlattığına göre, onun zamanından beri var olan istop oyunu paylaşmak istiyorum sizinle. Babaannem hep anlatır, bizim çok fazla oyun oynamayacak zamanımız yoktu; oynasak da basit oyunlar oynardık. Bir top bulduğumuzda ise oynadığım ilk oyun istop olurdu, der.

 

İstop ortalama 5-10 kişi oynanan bir top oyunudur. Bir ebe seçilir. Ebe oyunda var olan bir arkadaşının adını söyleyerek topu atar. Arkadaşı topu havada tutmayı başarırsa, o da başka bir arkadaşının adını söyler. Top yere vurmadan yakalandığı sürece oyun böyle devam eder. Fakat top yere vurursa, oyundakiler dört bir yana kaçışırlar. Topu tutan ebe “İSTOP!” diye bağırana kadar, bu böyle devam eder. Ebe bağırınca herkes olduğu yerde kalır, artık uzaklaşamazlar.

Ebenin 30 saniye renk düşünme hakkı vardır. Civarda olmayan bir renk düşünür ve o rengi bağırır. Ebe o rengi bağırdığında oyuncular yine koşarlar fakat bu sefer ki amaçları o rengi bulmaktır. Ebe rengi bulamayan birini vurmak için koşmaya başlar. Rengi bulan renge bir kez dokunduktan sonra kurtulur, ebe rengi bulamayanı vurur ve birinin ismini bağırarak topu havaya atar. Oyun bu şekilde ilerlemektedir.